BsYaRisMaSi.Tr.Gg
   
  !!! CÜNEYT ARKIN !!! Fahrettin Cüreklibatur !!!
  Korkunç İtiraf 2
 
Cüneyt Arkın'ın İtirafları 2
 
Uykusuz gecelerimden biriydi. Sabaha karşı yorgun, bezgin belki biraz oyalanırım diyerek televizyonu açtım.

Siyah beyaz bir film oynuyordu.

Bir deri bir kemik kalmış bir genç, acıklı bir çaresizlikle çırpınıp duruyordu.

Bu genç Cüneyt Arkın'dı.

Bazı şeylere, hüzünlü bir gayretle güç yetiştirmeye çalışıyordu.

İşe yarasın, yaramasın ölürcesine bir gayret gösteriyordu. Bu gayrette öylesine bir umutsuzluk vardı, içim yandı.

Bir an yeşil gözlerindeki derin kederi gördüm. Çocukluğu, gençliği Eskişehir bozkırında

açlık ve yoksullukla geçmişti. İstanbul'da tıp eğitimi boyunca çalışarak okumak zorunda kalmıştı. Ama yine açtı, yoksuldu.

Genç Cüneyt Arkın açlıkla savaşıyordu.

Tek başına yapayalnız.

Bir deri bir kemik kalmış, acıklı bir gayretle ölürcesine çaresiz çırpınışı belki küçücük bir umut içindi.

Cüneyt Arkın'ın yakıcı trajedisi böyle başladı.

Bu trajedi de insan üstü bir gayret vardı. Ama korkunç yanı hınç ve öfkeydi.

Bu genç adam kısa bir sürede genç kızların sevgilisi, yaşlıların yiğidi, gençlerin kahramanı oldu. O artık yenilmez bir savaşçıydı.

Ona dokunmak bile mübarek bir şeydi.

İnsan değildi.

İnsanların hayalleri, umutları, ümitleri, gözyaşları, aşkları, sevdaları, zaferleri, ayrılıkları, kavuşmaları, gülücükleri, kederleri yani onların her şeyiydi.

Ama kendisi değildi.

Ezilmişin yanında, zalimin tepesinde, kaleden kaleye uçuyor, on atı deviriyor, iki atın arasında gidiyor, dört nala ata inip biniyor, ordulara dalıp dağıtıyordu.

Bunları gerçekten yapıyordu.

Altı yıl çalışıp siyah kuşak aldı.

Medrano sirkinde her numarayı bir yılda öğrendi. Kazak sirkinde akla gelmez, at numaraları köylü tabiatıyla hemen kavradı.

Hepsini sinemada uyguladı.

Artık günde 12-16 saat cumartesi pazar dahil çalışıyordum.

Benim kuşağım, para ve şöhreti yaşamadı. Yaşamak bir yana zamansızlıktan ne olduklarını bile bilemediler.

Ben zirvelerde uçuyordum.

Ancak Cüneyt Arkın'ın yakıcı trajedisinin giderek ne korkunç bir hal aldığını fark edemiyordum.

Türkiye'nin kanlı 1980'lerinde en uç fanatik gruplar kendilerine film yapmamı istediler. Bir film onlara binlerce genç kazandıracaktı. 'hayır' dersem beni ve çocuklarımı öldüreceklerdi. 'hayır'dedim.

Uzun süre ailece cehennemi yaşadık.

Ailemi Avrupa'ya kaçırdım.

Bende bir kaçak gibi durmadan yer değiştirerek yaşıyordum.

Dayanıyordum çünkü yiğitçe 'hayır' dedim.

Bu beni yenilmez yapıyordu.

Malkoçoğlu filminin bir sahnesinde saray balkonundan perendeyle beni bekleyen atımın sırtına uçtum. Ürktü, kaçtı. Yere çakıldım. İlaç reklamında yere çakılmam kadar acı vermedi. Ama kuyruk sokumumun hemen altındaki omurlar çok kötü zedelenmişti. Sol bacağım felç oldu. Doktorlar ameliyatı göze alamadılar.

Levent'teki evi yeni almıştım. Tamirat, eşya boğazıma kadar borç içindeydim.

En acısı rüyamda atlıyor, zıplıyor, koşuyordum. Sonra bir feryat uyanıyordum. Yataktan düşmüş. Yerlerde sürünüyordum.

İşte o zamanlar evime iki faizci patron evime geldiler. Lafı kısa kestiler. Önce çanta dolusu parayı gösterdiler.

'maden yataktan çıkamıyorsun. Bizde filmleri yatakta çekeriz, seni de zengin ederiz.' dediler.

Seks filmleri çekilecekti.

'güle güle' beyler dedim.

Yıllar önce bir reklam filmi teklifi gelmişti. Malkoçoğlu o beyaz yiğit atıyla cenk kıyafetlerini giyinmiş, tarihin içinden çıkıp gelecek bir ürünle dövüşecek ve onu yenemeyecekti. Hayal bile edilemez çok büyük paralar teklif ettiler. Hayatımın sonuna kadar krallar gibi yaşardım.

Bir an bile düşünmeden 'hayır' dedim.

Çünkü Malkoçoğlu Türk gençliğinin tarihiydi. Onun kahramanıydı. Ona aitti. Bende bir savaşçıydım.

Şimdi akla gelen soru şu: inandıkları uğruna faşist kurşunlarla ölümü göze alan seks filmi çekmemek için ebediyen sakat kalıp, yatakta çürüyüp yok olma ihtimalini bile düşünmeden 'hayır' diyen Malkoçoğlu'na kıyamayıp tonlarca paraya kıyan Cüneyt Arkın Coca Cola ve ilaç reklamına neden 'evet' dedi.

Cevap: sonraki yıllarda yaşanan büyük Cüneyt Arkın trajedisinde saklıydı.

Elbet her gün haftada, ayda bir içme hakkım yoktu. Çünkü her sabah yedi de kalkıp yakışıklı, sağlıklı, refleksleri saat gibi çalışan kondisyonu ve aklı yerinde pırıl pırıl sete gitmek zorundaydım. Her filmde en az on tehlikeli sahne çekiyordum.

Kırk beş yıl 72 kiloda kaldım. Trambolimlerim, emniyet yatağım, brandam, yüksek atlama sırığım, atraksiyon sirk araçlarım atlarım hepsi bu kiloya göre ayarlanmıştı.

73 kilo olmaya hakkım yoktu.

Korkunç, insana bıkkınlık veren ruhu tüketen bir disiplin içinde yaşıyordum.

Libya asıllı Türk vatandaşı 400 metre engelli dünya şampiyonu sevgili Geşaş atletizm hocamdı. Her gün ama her gün gece vakti sabaha karşı Levent'ten Tarabya'ya beni koştururdu. Haftada bir gün barfiks, ya da sırıkla yüksek atlama çalışıyorduk.

Yorulmak, düşmek yoktu. Düştün mü tokadı yiyordum. 'kalk yeniden dene.' kalk yeniden dene'.

Cüneyt Arkın'ın düşmeye hakkı yoktu.

Bu yüzden ilaç reklamında düşmem acıklı trajedimin en komik yanı oldu.

Bir gün trafiğin en hızlı kalabalık yerinden birileri beni çıkarıp aldı.

'Ne yapıyorsun Cüneyt ağbi, ölüme mi susadın.' diyorlardı.

Ölümüme susadım mı bilinmez ama bir araba çarpsa bir kaza olsa iki üç gün hastane de yatıp dinlenecektim.

Koskoca Cüneyt Arkın'ın idol, ilah, süper kahramanın hayattan istediği tek şey Birkaç gün dinlenmekti.

Bedenim değil, ruhum öylesine yorgundu ki...

çocukluğuma koşmaya başladı mı, Eskişehir'in hür bozkırına, tarla kuşlarına, ekinlerine, kıpkırmızı gelinciklerine, köpeklerime, vefalı sıpama, öksüz kuzularıma, kınalı adamın kederli bakışına, genç kızlıklarını yaşayamamış, çilli ablalarıma, kerpiç evime, akasya ağaçlarına sığınıyordum.

Bostan bekçiliğimin uçsuz bucaksız yalnızlığına, on beş günde bir geçen kara treni hasretle bekleyişime, kara trenin bir penceresinde hayal meyal gördüğüm uzun saçlı, mavi gözlü hasretim kıza kavuşup teselli buluyordum.

Cüneyt Arkın olalı hiç sevgilim olmamıştı.

Yani gerçek bir kız, öpüp kokladığım, saçlarını okşadığım, yanağına yanağımı değdirdiğimde baharların geldiği, çiçeklerin açtığı, bir an ayrı kalsam deli gibi özleyeceğim, narin elini tuttuğumda çılgınca mutlu olup, adına şiirler yazacağım gerçek bir sevgilim olmamıştı.

Bir yığın kadının terli, ihtiraslı etlerinde boğulup yok oluyordum.

Yeşil bakışlarıyla genç kızların yüreklerini hoplatan kadınların rüyalarına giren Cüneyt Arkın'ın tek sevgilisi kara trenin penceresinden hayal meyal gördüğü sarı saçlı yeşil gözlü kızdı.

Onu rüyalarına görüyordu. Kız sımsıcak gülümseyip elini uzatıyordu.

Cüneyt Arkın o eli bir türlü tutamadı.

Bir insanın gencecik hayatında bir kızdan bir sevgiliden mahkum kalması ne kadar hüzünlü, keder verici bir şeydi.

Bu acı yokluk hayatım boyunca içimde kanayan bir yara olarak kaldı.

Korkunç bir boşluk.

Sonra içki geldi.

Yorgunluktan uyuyamıyordum. Yatmadan önce bir duble oldu iki üç...

sonra altı ayda bir şişeleri diplemek. Bir gece sabaha karşı Sefa Önal boş şişelere bakıp 'sen sarhoş olmak için değil, ölmek için içiyorsun. Akıl almaz bir intiharı yaşıyorsun' dedi.

Ölüm kalım derken bir zaman geçti. Meşhur kulüp 12' nin kapısındaki iri yarı fedai durup dururken sinirime dokundu. Yaklaştım.

'Buranın fedasi misin' dedim.

'Evet' dedi.

'Haracı da ben alırım.'

'silahın var mı?'

Toplu Smith Wesson'u çıkardı.

Aldım kurşunları boşalltım. Bir tanesini yeniden koydum.

Topluyu çevirdim.

Sonra namluyu kafama dayayıp tetiği çektim. Sessizliği, korkuyu fark ettim.

Silahı fedaiye uzattım.

'şimdi sen kafana sık, sıkmadın mı bilki bu gece haraçlar benim' dedim.

Ölümle oynayan Cüneyt Arkın'a bir şey yapamayacaktı. Çok korkmuştu.

Silahı alıp yok oldu.

Bu olayı yönettiğim bir filmde kullandım.

Filmlerimde akıl almaz tehlikeli sahneler çekiyordum.

Kaza, sakatlık, ölüm umurumda değildi. Ancak böyle varlığımı hissedebiliyordum.

Ne hazin değil mi?

Hayatta tek sahip olduğum şey 'ölümüm'dü. Bende ölüm hakkımı var olmak için kullanıyordum.

İşte Cüneyt Arkın bu yakıcı korkunç trajediyi herkesin gözü önünde tek başına yaşıyordu. Bu kahırlı, umutsuz durumun şöyle böyle farkındaydı.

Yıllar böylece geçip gitti.

Bir gün Beykoz'da ahşap köşkün geniş salonunda gürültü patırtı, kavga derken öğlen oldu. Ara verildi. Kendimi dışarı attım. Eşikte tatlı serin bir esinti beni karşıladı. Yüzümü okşayıp, vücudumu sardı. Tarifsiz bahtiyar oldum. Terli göğsümü sonuna kadar açtım. Derin bir nefes çektim. Uzaktan tatlı bir çiçek kokusu geldi. Her yanda bahar vardı.

O an dehşetli bir şey fark ettim. Yıllarca böyle bir anı yaşamamıştım.

Yıllarca baharı fark etmemiştim.

Ve yıllarca karton kişilikli insanları yaşamıştım. Kendimle ilgili en küçük bir anı herhangi bir şeyi yaşamamıştım. Hayatımda kendimle ilgili hiçbir şeyim yoktu. Yok olup gitmişlerdi. Ben yoktum. Hiç olmamıştım. Olmayacaktım da.

Psikiyatristlerle konuştum. Anlattım. Sonuç dedim. Sonuç ' Ya ölüm, ya çıldırmak.'

dediler. 'Zaten devamlı bir intihar halindesin. Bilinçaltı bir tutkudur. Kendinden öç alıyorsun.'

yirmi dört yaşlar bir gencin dört nala hayatın içine dalacağı, sevgiler, sevdalar, aşkları, şiirleri, hayatın bütün güzellikleri, zenginlikleri, oburca yaşayacağı yıllar. İştahla kendine sunulan nimetleri yeyip içeceği, elini tuttuğu sevgilisiyle yağmur altında yürüyeceği başında kavak yelleri yüreğinde heyecanlar kuşlar gibi hür, daldan dala konacağı bereketli ve cömert yıllar.

Bir genç bunları yaşayamamışsa hayatı sağlıklı olamaz. Kompleksler, bunalımlar, her türlü ruhi ve bedenen sapkınlıklar alır başını gider. Farkında olmadan çok büyük acılar çekerler. Ama sen acıları aşmışsın. Filmlerdeki cesaret, yiğitlik, kahraman savaşçılık, korkusuz karşı koyma aslında senin içinde var olan şeyler bu değerler sende hep var olmuş. Bu acıları kendi başına yenemezdin. Savaşçılığınla acıları aşmışsın. Cesaretinle, korkusuzca, ölümle oynuyorsun. Ölümle savaşıyorsun.

Ama buna hiçbir insan dayanamaz.

'Sen dayanmışsın. Bu dayanma gücünü nereden alıyorsun, bilemiyoruz.'

Doktorlar böyle dediler.

Gücümün nereden geldiğini ben biliyordum. Ara sıra da olsa belli belirsiz fark ettiğim seyircimin o uçsuz bucaksız sevgisi, vefasıydı. Çoğu kez farkında olmasam da içten içe beni ayakta tutmuştu.

Bir gün kendimi ruhu param parça bitip tükenmiş, yüreği yorgun, yaşlı bir köşede oturur buldum.

Bu kezde hasret kaldığım hayattan temelli kopmuştum.

Sinemanın o güzel büyülü günleri bitmişti. Diziler dört nala koşturuyordu.

Yiğit, korkusuz, büyük bir savaşçının kahramanlık dolu o eşsiz büyük macerası kederli bir yenilgiyle son bulmuştu.

Yaş yetmişe vurmuştu. Ama çalışmak zorundaydım.

Asıl şimdi Cüneyt Arkın'ın o büyük yakıcı, acıklı trajedisini yaşıyordum.

Baştan aşağı perişan, lime lime dökülen ruhu, ölmüş, yüreği bezgin yaşlı bitip tükenen ölürcesine yorgun eskimiş, yıpranmış sararıp solmuş artık bakılma gereği duyulmayan bu yüzden buruşturup çöp tenekesine atılan eski bir resim gibiydim.

Nasıl yeniden ayağa kalkacak, yeni savaşlara korkusuzca atılacaktım.

O cesareti nereden bulacaktım?

Parmağımı kıpırdatacak halim kalmamıştı. Öylesine bitmiştim.

Gelecek kaygısıyla ölüp ölüp diriliyordum.

Çocukluğumun, gençliğimin perişan, yoksul, aç günleri rüyalarıma giriyordu.

Benim kuşağım şöhret ve parayı bilememişti.

Bu yüzden hiçbirimizin gelecek için birikmiş parası yoktu.

Ben tehlikeli filmleri yüz elli bin liraya çektiğim dönemlerde arabeskçiler milyonlar alıyordu.

Cüneyt Arkın'ın enkazını yaşarken bir ilçe belediyesinin İstanbul'un fethi dolayısıyla

düzenlenecek şenlikte beyaz atın üstünde şehre giren Fatih'i canlandırmam istendi.

At, küçük de olsa bir umut, bir gayretti. Beyaz ata binip kalabalığın önünde şehre girdim.

İşte o gün yeniden savaşçı ruhumu kazandım.

Çoluk çocuk, kucağında bebeleri, anneler, genç kızlar, yaşlılar, dedeler, nineler, herkes Cüneyt Arkın'a öylesine eşsiz insanı ağlatacak derecede duygu dolu, sevgi saygı, vefa, samimi bağlılık, sımsıcak ilgi gösterdiler ki, solmuş eski resimlerde kalmadığımı halkın o cömert yüreklerinde hala yenilmez bir savaşçı olarak yaşadığımı gördüm. Tarifsiz bahtiyar oldum.

Sonra on beş yıl sürecek gençliğe alkol, uyuşturucu konusunda bilgiler vermek yenik çaresiz, haksızlığa uğrayanın babacanca yanında olmak adına karış karış dolaşmaya başladım. Genç, yaşlı, işte bu halkla yeniden yiğit, cesur, korkusuz birer savaşçı gibi haksızlık adaletsizlik, açlık, işsizlik, zorluklara karşı çıktık.

Mutlu, güzel günlere at koşturuyorduk.

Türk halkından bilgeliği, yaşama inadını, zora yenilmemek gayretini, minnet, şükran, merhameti, ve yaşama sevincini öğrendim.

Artık insandım.

Nasrettin Hoca zekasıyla otoriteyle baskıyla, acımasız düzenle öylesine incecik şakalaşarak öç alıyorlardı ki.

Bende acımasızca kendimle dalga geçmeye başladım.

Geçmişin acılarını yavaş yavaş yeniyordum.

Bedenen gençleşmiştim.

Ama ya ruhum? Yaralı, acılarla dolu, yaşlı, yorgun ruhum. Şimdi de bedenimle bu ruh halimin, çatışmasından doğan trajediyi mi yaşayacaktım. Bu yaştan sonra nasıl katlanırım bilemiyorum.

 
  Bugün 5 ziyaretçi (9 klik) kişi burdaydı!
css tasarim merkez

 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=