BsYaRisMaSi.Tr.Gg
   
  !!! CÜNEYT ARKIN !!! Fahrettin Cüreklibatur !!!
  Korkunç İtiraf
 
CÜNEYT ARKIN'IN KORKUNÇ İTİRAFLARI
 
1975'ten sonra, başta Yıkılmayan Adam ve diğer 2 filmim yüzünden meşhur 141-142 ceza maddeleriyle 15 yıl ağır mahkumiyetle Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanırken aklıma gelmişti:savunduğum, inandığım düşüncelerimde ne kadar samimi ve dürüstüm?Bu düşünceleri neler uğruna savunabilirdim. Mesela, hapse girmeyi göze alabilir miydim?Varımı yoğumu kaybetmeyi , sürgünlere gitmeyi, hatta ölmeyi... Bu can yakıcı sonu, bende sabit bir kaygı haline geldi.

Filmlerimde ezen zalimin karşısında ezilen yoksulun, hakkı yenenin yanındaydım. Güçlü, yiğit, cesurdum. Emeğin, alın terinin yanındaydım. İnsanı, insan şerefini savunuyordum. Polis Cemil'de olduğu gibi baskı, tehdit, zorbalıklara karşı yiğitçe direniyordum. Başıma gelecek belaları umursamadan, bahtsız, kaderine terk edilmiş, durmadan, horlanan ezilen, hakkı yenen, hakkını arayamayan halkımın acılarını paylaşıyor, yenilmez görünen zalim büyük güçlerle, ölümü göze alarak savaşıyordum.

Zengin hainler, bana rüşvet teklif ediyorlardı. Zenginlik, ikbal, saygınlık, daha yüksek mevkiler vadediyorlardı.

Hakaretle yüzlerine fırlatıyordum.

'Bir kuruş rüşvet alsam, oğlumun, halkımın yüzüne nasıl utanmadan bakabilirim diyordum.

Aynada kendi yüzüme bile bakamam.

Uyuşturucudan bir çocuk ölse bütün çocuklar, bütün insanlar, şerefimde ölür diye bağırıyordum.

Cömerttim, insan aşığıydım.

Yılmaz, cesur bir savaşçıydım. Ordular bozuyor, kaleler fethediyordum.

Peki filmlerimde böyleydim özel hayatımda aynı doğrucu, halkını, yurdunu seven bir insan mıydım?

En basitinden, namuslu dürüst bir insan mıydım?

Halkıma ne kadar dürüst davrandım.

Hayatım boyunca kendime hep bunları sorarak, kendimle hesaplaştım durdum.

Mesleğimin, en zor, en kahırlı hatta en çok incindiğim, kırıldığım o uzun dönemde sizlere bir tek yalan söylemedim.



Gerisini bu yazıda beraberce tartışacağız.

Dünyada mükemmel insan yoktur. İnsan, zaafları, yazıklıkları, kusurları, eksiklikleriyle, yenilgileri ile insandır.

Biri çıkıp da, ben güçlü, kusursuz,zayıflıklıklarım yoktur, tam mükemmel bir insanım iddiasındaysa, yanında bir dakika durmam, kaçarım.

Son yaşadığımız olayda, bazı sevgili dostlarım, sevgili gençler, gene aynı zariflik, incelik, vefa ve saygıyla üzüntülerini yazdılar.

Bir iki de çok zekice eleştiriler oldu.

Bu yüzden karımın,çocuklarımın, en yakınlarımın bile bilmediği,insan taraflarımı sizlerle paylaşmak, en son olaya cevap bulabileceğimizi umduğum bu yazıyı yazdım.

Mademki biz aileyiz gizlimiz saklımız olmamalı.

Doktor olduğumdan, psikolojiye merakımdan, çok okuduğumdan biliyorum.

Bir insanın , bebekliğinde, çocukluğunda, gençliğinde çoğu farkında olmadan aldığı darbelerle, ruhunda açılan yaralar, zamanla şuur altında kalıp kabuk bağlar. İlerde zaman içinde birden gelişen olaylar, bu yaraların kabuklarını çatlatır. Yaralar kanamaya başlar ve çok büyük acılara yıkımlara sebep olur.

Bende çocukluğumda, gençliğimde ilerde hayatımı derinden etkileyecek yaralar aldım mı? Bu yaralar kanadığında ne tür acılar çekecektim, ama daha önemlisi, kişiliğimde değerlerimde ne türlü değişikliklere sebep olacaktı.

Şimdi geriye dönelim. Çocukluğuma, gençliğime...

Sayın Rüstem Batum , bir ulusal kanala Cüneyt Arkın programı için, çocukluk ve gençlik resimlerimi istedi. Ne varsa toplayıp verdim. İlk tespiti şu oldu ' Bir tek gülen resmin yok.Hayata bu kadar mı dargınsın'

Hayır,dargın değil 'açtım'

Çoğu yıllar, engerek yılanının bile zor yaşadığı bozkırda, kara yel esip, toprak üstünde ne varsa kasıp kavurduğunda, hayvanlarımız, iki ablam, anam, babam ne ben korkuç bir açlık yaşardık. Rüyalarımda hep anamın taze, tandır ekmeğini görürdüm.

Bıkmadan, usanmadan , açlığın dayanılmaz ıstırabı ile toprağı kazan, bulduğumuz, tatsız çoğu acı kökleri yerdik.

İşler biraz düzeldiğinde, borç ödemeleri başlar, yoksulluğumuz hep devam ederdi.

Açlık onursuz bir şeydir.

İnsan insanlık çıkarır.

Çocukluğumda gençliğimde bu dayanılmaz onursuzluğun sefaletiyle yaşadım. İçime bir yılan gibi çöreklenen hep ben canlı kıpır kıpır sürünen bir yılan sessizliğiyle var olan bu korkunç açlık giderek yüreğimi,ruhumu, aklımı, zihnimi, bütün varlığımı paramparça etti. Büyük yaralar açtı. Sonunda tarifsiz bir korkuya dönüşerek beni esir aldı.

Bu yüzden hep dargın bakan bir çocuktum. Baştan aşağı açlık korkusuydum.

Üstüm başım perişan, hep hayvan ve ekşi küspe koktuğumdan arkadaşlarım benden hep uzak dururlardı.

Böylesine kötü koktuğumu bilmiyordum. Yalnızlığımın sebebinin farkında değildim.

Gencecik yüreğimde, derinden sızlayan, incecik bir keder vardı.

Ne kirgınlık...

Yüz kadar koyunumuz vardı. Babamla onları güder, ailece sağar, sütü mandıra götürür. Yine babamla onları besler,altlarını temizlerdik.

Ekten para gelsin diye bostan bekçiliği yapar, bozkırın kavuran ağustos sıcağında tuğla ocağında çalışırdım. Açlık korkusu yüzünden.... okula da gidiyordum.

Ama bu çılgın gayret, bu delirmiş çaresizlik, genç yüreğimdeki sızım sızım sızlayan ince kederi, hüznü, daha da artırıyordu.

Ve uçsuz bucaksız büyüyen canavarlaşan varlığımı, köleleştiren korku, aç kalma korkusu bir zulüm gibi içime çöreklenmişti.

Hep yaşadı.

Hala yaşıyor. Beni hiç bırakmadı.

Para ve şöhrete kavuştuğum dönemlerde bir insanı mutlu edecek, başarılar, alkışlar, taktirler, her istedini sahip olma kudretiyle yaşayan o baş döndürücü dönemlerde bile yüreğimdeki o ince keder sızladı durdu. Hiçbir zaman sahiden mutlu olamadım. Sahiden gülemedim.

Beş yıldızlı oteller, saray misali köşkler, kuş tüyü yataklar, en seçkin yiyecekler... ama o boynu bükük hüzün hep içimdeydi. Derin bir yara gibi içten içe kanıyordu.

Açlık korkusuna köleliğim devam ediyordu.

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin ilk iki yılında, Sirkeci'de bir otel odasını iki köylü inşaat işcisiyle paylaştım. Onlarla birlikte inşaatlarda çalıştım. Fakülteye devam ettim. Sonra Malta Akdeniz Caddesi 76 Nolu bir dairede kalan Eskişehir'li arkadaşlarımın yanına taşındım.

Çalıştım, okudum. Çok zor günlerdi.

Hele dersler ağırlaşıp, para kazanma saatlerim azalınca ne yapacağımı şaşırıyordum.

Her zaman kitap çantamda bir parça ekmek olurdu. Onu gördüm mü huzura kavuşuyordum. Bana güç ve umut veriyordu. Balıkesir'li bir kızla masum bir arkadaşlığımız başlamıştı.

Bir tatil günü grup halinde Büyükada'ya gittik. Herkes masalara oturdu, şarap ısmarlandı.

Benim param yoktu.

Yüreğime bir ağırlık gelip çöktü.

Orada öylece kala kaldım.

Şimdi anlatacaklarıma çocuklarım inanmamıştı.

Gençtim, sağlıklıydım.

Okula gidip gelmeler, gittikçe ağırlaşan derslerle baş etme gayreti, bir yandan da ekmek parası derdiyle çırpınıp dururken arasıra vahşi bir istek vurdu mu yakıyordu.

Bu cinsel istek dayanılmaz bir şeydi. Beni ateşler içerisinde bırakıyordu. O kadının bakışlarını asla unutamadım.

İç çamaşırlarıma iğrenerek bakıyordu.

Hayır yamalı değildi, kirlide değildi. Onları anam Sümerbank pazarından kendi eliyle dikmişti.

Defalarca çivitle yıkadığından çok lekeli ve çok kirli duruyordu. O gün çeketimi satıp kendime yeni iç çamaşırları aldım. Bu olayın etkisi beni ölesine sarsmış, ve içime öyle içlemişki, şöhret olup paraya kavuştuğumda gerekli gereksiz durmadan iç çamaşırı satın alıyordum. Bir hastalık halini almıştı. Ruhumdaki yaranın derinliğini sonradan fark edebildim.

Tıp fakültesinin son döneminde üçer aylık kadın doğum cerrahi, dahiliye stajlarını bitirdiğimde değerli hocam Profersör Doktor Cihat Abaoğlu bana bir iş buldu. Evlerde 24 saat ağır hasta bekliyordum. Altlarını temizliyor. Kriz anlarında doktorun talimat yazısına göre hemen müdalale ediyordum. İlk günü on lira aldım. Hemen fırına koştum. On liralık ekmek aldım. Oburca kusacak kadar yedim. Adeta çiğnemeden yutuyordum. Sonunda kustum.

Ama yine yedim. Kalanları yatağımın başucuna koydum.

Oda arkadaşlarım dalga geçiyorlardı. Umurumda değildi. Ekmekleri orada görmekle açlık korkumu yeniyor. Huzur buluyordum.

Cüneyt Arkın olup İstanbul dışına film çekmeye gittiğimizde Türkiye'yi karış karış dolaştığım Babacan programında alkol uyuşturucu konferanslarında otellerin oda servisleri olmasina rağmen gece uyanıyorum acıkmış oluyorum yerim diye Kendi elimle lokantadan ekmeği alıp başucumdaki komodin üzerine koyuyordum. Ancak o mübarek ekmeğe bakarak uyuyabiliyordum.

Şu güne kadar başıma gelmedik kalmadı. Çok önemli ve büyük olaylar yaşadım. Bu olaylar karşısında tutum ve davranışlarımı, kararlarımı, bu açlık korkusu etkiledi mi etkilediyse ne kadar? Kişiliğimde değişikliklere sebep oldu mu? Korkup yılıp inandıklarımdan vazgeçtim mi?

Davadan döndüğüm oldu mu?

Devam edelim.

1980'lere doğru Türkiye bir cehenneme dönmüştü. Gençler sokaklarda acımasızca birbirlerini öldürüyorlardı. Korku, baskı her yanı kaplamıştı. Bazı partilerin faşist çeteleri vardı. Türkiye karanlık bir yok oluşa sürükleniyordu. Eşkiyalar hükümdar olmuştu. Her yerde gözyaşı, kan vardı.

İşte o günlerde hain bakışlı karanlık, silahlı gruplar evime gelerek beni ziyaret etmeye başladılar. Bunlar ziyaret değil, korkutucu tehditlerdi. Baskıydı. Manevi kuşatmaydı, zulümdü.

Kendi ideolojisi doğrultusunda filmler yapmamı istiyorlardı. Bu iş onlar için çok önemliydi. Çünkü onlar için yapacağım bir film Cüneyt Arkın dahil, Cüneyt Arkın sevdalısı hayranı milyonlarca gencin onların eylemlerini onaylaması anlamına geleceği gibi bu gençlerin çoğuda onların saflarına katılacaktı.

Aşırı sağ, sol gruplar ve diğer gruplar için bu film yapma işi hayati önem taşıyordu.

Beni ikna etmek için kanlı, kansız her şeyi göze almışlardı.

Gereği gibi hepsine kesin hayır dedim.

Bir akşam Topağacı'nda oturan bir film yapımcısı çok önemli gerekçesiyle beni çağırdı. Gittim. İçeri girdim. Salon, o karanlık, soğuk yüzlü gençlerle doluydu. Ağır, otamatik silahlarını ölümcül bir tehdit gibi masa üzerlerine görünecek yerlere bırakmışlardı. Kamplarda eğitim gördükleri belli olan komando tavırlı gençlerin lideri önce çok nazik teklifi yineledi.

'Bize film yap.'

'Hayır, imkansız' dedim.

Yüzü, sesi birden değişti. Gürledi.

'O zaman buradan sağ çıkamazsın.'

Her gün sokaklarda onlarca gencin öldürüldüğü sorgusuz sualsiz cinayetlerin işlendiği bu yıllarda Cüneyt Arkın'ın bir kaza kurşununa kurban gitmesi sorun bile olmazdı. Korkmuştum. Belli etmedim. Ama gencin ses tonu, el hareketleri beni daha çok öfkelendirmişti.

Ev sahibine baktım. Sessiz duruyordu. 'Bu evden çıkıncaya kadar hayatımdan sen sorumlusun. Bu bir Türk geleneğidir. Türkçü olduğunuza göre bunu çok iyi bilirsiniz' dedim.

'Evden çıktıktan sonra kaderimizde ne yazılmışsa o olur.'

sakin başını salladı. Diğerleri tetikte bekliyorlardı. Çok sakin yürüdüm. Kapıyı açtım.

Çıktım.

Daire ikinci kattaydı. Merdivenlerden inmedim. Dış kapıya geldiğimde taksi yanaştı. Rüzgar gibi bindim. Şöför gazladı. O an yukarıya baktım. Silahlı gençler bu takside nereden çıktı der gibi şaşkın ateş edelim mi etmeyelim mi kararsızlığıyla duruyorlardı. Çünkü oraya özel arabamla gelmiştim. Bir önlem olsun diye şoför Yılmaz'la bir taksi tut beni bekle kapıda göründüğüm an son sürat yanaş demiştim.

Sonraki günler, eve çocuklarıma hediyeler gelmeye başladı. İlkini karım açtı. Gözyaşlarına boğuldu. Paketin içinde 9 mm'lik bir kurşun vardı.

ÇOCUKLARIMI ÖLDÜRECEKLERDİ.

Karımın ailesi Avrupa'ya gidip, izimizi kaybettirmemiz için çok yalvardı. Kabul ettim. Ancak çocuklar dedelerinin yanına taşındılar.

Ailece çok zor günler geçirdik.

Zaman geçti. 1980'li yılların çetelerinin döküntüleri mafyalar olarak ortaya çıkmaya başladı. Biri benimle film yapmak istedi. 'Hayir' dedim. Atıf Yılmaz'ın yönettiği 'Deli Yusuf' setinde ayağımdan kurşunlandım. Tetiği çeken yakalandı. Garibanın tekiydi. Azmettiren döküntü mafya lideriydi. Polis onu arıyordu. Ama asıl patron Eskişehir'de tanıştığım eski Eyüp savcısı Kemal Beyefendi. Bir gün Hilton Oteli'nin en üst katında lüks daire de karşı karşıya geldik.

Hesaplaştık.

Yarım saat sonra ikimizde kanlar içinde otelin lobisine düştük.

Savcı şikayetçi olmadı.

Mekanı basma suçu işlemiştim.

Baştan bu yana faşist baskılara boyun eğmemiştim.

Kendi hayatımın önemi yoktu. Ama çocuklarımın hayatını tehlikeye atmıştım. Her an öldürebilirlerdi. Bu dayanılmaz çok ağır sorumluluğu nasıl yüklenmiştim? Çok cesur bir insan mıydım?

Yoksa her iyi insanda var olan hain, alçak zorbalığa karşı normal bir karşı koymaydı.

Karar sizin.

Devam edelim.

Şimdi oturduğum Levent'teki evi 1968 yılında satın aldım. Oturulacak gibi değildi. Tadilat başladı. Su gibi para harcanıyordu. Boğazıma kadar borca battım. Yıllık film sayısını on ikiden on altiya çıkardım. Gece gündüz 16-18 saat çalışıyordum. Cumartesi pazarım yoktu. Evi daha çok annem, babam için almıştım. Köylü babam apartmanda yaşayamıyordu. Geceleri sokağa kendini atıp yıldız arıyor, gördüğü her karış toprağa birşeyler ekiyordu. Şimdi bahçemiz vardı.

Babam güvercin, kumru,serçe, tavuk, horoz, koyun beslemeye başladı. Geniş toprağı da ekip biçebiliyordu.

Bahtiyardı.

İşte o günlerde Malkoçoğlu filminin setinde sarayın balkonundan perende ile aşağıda bekleyen atımın sırtına konacaktım. Olmadı. At ürktü kaçtı. Kıç üstü betona çakıldım. Korkunç bir acı, belden aşağısını yakıp kavurdu. Ha gayret doğrulamadım.

Alt tarafım tutmuyordu.

Doktordum. Anladım. Omurgam kırılmıştı.

Felç olmuştum.

Dumanlar, garip sesler, inlemeler, içinde bir serap gibi gençliğim gözümün önüne geldi. Yoksulluk, açlık.

Genç yaşta sakat kalmak umurumda değildi. İçimi kanser gibi saran her zaman canlı kalıp büyüyen o zalim 'açlık korkusuydu'; beni felç eden. O var Ya da yok olma faciasını yaşadığım kısa sürede belli belirsiz bir şeyler fark ettim. Çılgınlar gibi dur duraksız, tatilsiz, insan üstü çaba, gayret ve çalışmalarım, kalelerden uçmalarım, iki atın arasında son sürat düşmana hücum etmem, rüzgar gibi giden atın karnı altına girmem, inip binmem, gibi başarılı çabalarımın altında yatan acaba bu açlık korkusumuydu? Demekki yıllarca bu çılgın açlık korkusuyla beraber yaşamıştım. Beni asla terk etmemişti.

İşte şimdi felç olmuştum. Çalışamayacaktım. Borçlarımı ödeyemeyecektim. Ama daha kötü karım, iki oğlum yoksulluğa açlığa mahkum olacaklardı. İçim yandı. Ağladım.

Ertesi gün teşhis kondu. Sakrum üstü bel omurlarımda tehlikeli kaymalar vardı. Kopan bir parça kıkırdak ciddi şekilde omuriliğe baskı yapıyordu. Sonuç sol bacağım artık benim değildi. Hayatı sona ermiş ölmüştü. Ameliyat önerdiler. O zaman teknoloji bugünkü gibi gelişmiş değildi. Bu yüzden sonuç belirdizdi. Üstelik çelik korse kullanmam gerekecekti. Tahtadan sert bir yatak yapıp yattım. Durmadan kullanamadığım artık benim olmayan bacağıma bakıyordum. Geceler gündüzler kabus oldu.

Zaman bir türlü geçmiyordu. En iyi tedavilerden birinin karın kaslarını güçlendirmek olduğunu biliyordum. Başladım çalışmaya, kan ter içinde öfkeyle, umutla umutsuzlukla isyanla kasları güçlendirecek hareketler yapıyordum. Gece gündüz. Biraz avunuyor, zaman geçiyordu.

Arasıra uyuyordum.

Bir gece dehşetli bir şey yaşadım. Koşuyordum. Ata biniyor. Zıplıyordum. Düştüm. Yuvarlandım. Uyandım. Yerde sürünüyordum. Giderek bu kabusu sık sık görür oldum. Rüyamda koşuyor, zıplıyor, sonra yataktan düşüyor. Uyanıyordum. Sonrası dayanılmaz bir acıydı. Yerde sürünyordum. Bu korkunç durumdan kurtulmak için uyuyamaz oldum.

Karım çaresiz ağlıyordu.

Bir gece aklıma delice bir şey geldi. Geç vakit sürünerek mutfağa gittim. Ekmek dolabının önünde durdum. Ter içindeydim. Titriyordum. Boğuluyordum. Korku her yanımı sarmıştı. Birden dolabın kapısını açtım. Orada ekmek duruyordu. Aldım, öptüm alnıma koydum. Uzun bir süre geçti. Ailece cehennemi yaşıyorduk. Yavaş yavaş yok olmaya gidiyorduk. O dehşet verici kabus peşimi bırakmıyordu. Çıldırmak ya da intihar etmek. Baştan aşağı öfkeydim.

Ailemde aç kalacak korkusuyla deliriyordum. Felaket sahneleri gözümün önünden gitmiyordu. Boğazlanmış bir hayvan gibi inliyordum. 'çalışmalıyım. Çalışmalıyım.' İlk seks filmi teklif geldi. İyi para veriyorlardı. Çekimler hep yatakta yapılacağı için ayağa kalkmama gerek yoktu. İlk yıl on film çekilecek gelecek yıl sayı artacaktı. Patron borç çantasına doldurduğu parayı yatağın yanına koydu.

'Bu çok para' dedi.

'seni krallar gibi yaşatacağız.' ballandıra ballandıra anlatıyordu.

Artık bir şey duyamaz olmuştum. Karıma baktım. Mahsun gözlerinde uçsuz bucaksız bir hüzün vardı. Dünya baştan aşağı hüzün oldu.

Elleri vıcık vıcık yağlı terli yüzü, yağlı patrona cevap vermedim. Gece öksüz çocuklat ağlarken insanın yüreğini parçalayan bir iç çekişleri vardır. İşte bende öyle iç çeke çeke sabaha kadar ağladım. Biraz rahatladım. Kararımı verdim. Ayağa kalkacak, şerefimle çalışıp kazanacaktım. Bu acımasız olay Cüneyt Arkın'ın pek çok yanını ortaya çıkarmıştı.

Cüneyt Arkın ahlaklı, namuslu bir insan mıdır?

Yoksa yenilgiye, pes etmeye isyankar biri midir?

Ertesi gün hayatım boyunca ilkesine sadık kaldığım 'ölümse ölüm' şiirini yazdım.

Ölümse Ölüm

ölümse ölüm

yaşadığında

eğer düşmüşse yere

insan şerefinden bir parça

ölüm pahasına

düşen ne varsa ayaklar altına

elin ayağın tutarken

alıp yerden

şerefini ve insanlığını

yükseklere taşıyamıyorsan

sahip olduğun

geriye kalanların hiçbir değeri yoktur.

 
 
  Bugün 5 ziyaretçi (30 klik) kişi burdaydı!
css tasarim merkez

 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=